Doğanın Yankıları: Babil’den Gökçeada’ya Kadim Bilgelik, Ekolojik Yaşam ve Belgesel Sinema
Babil Belgeseli: İGÜ ve Al-Hillah Üniversitesi ortaklığında; Babil’in antik su yönetimi, iklime uyumlu mimarisi ve kentsel sürdürülebilirlik ilkelerini inceler.
Ada Kokusu Belgeseli: Gökçeada’da bireysel ölçekte yerel üretim, sade yaşam ve doğayla uyumlu gündelik pratiği merkeze alır.
İGÜ Film Akademisi Metodolojisi: Belgesel sinemayı çevresel iletişim, akademik diplomasi ve toplumsal farkındalık aracı olarak konumlandırır.
İnsanlık tarihi, yalnızca kentlerin, yapıların ve medeniyetlerin tarihi değildir. Aynı zamanda insanın suyla, toprakla, iklimle, üretimle ve yaşadığı çevreyle kurduğu ilişkinin tarihidir. Binlerce yıl önce Mezopotamya’da yükselen Babil ile bugün Ege Denizi’nin ortasında kendine özgü yaşam kültürünü sürdüren Gökçeada, ilk bakışta birbirinden tamamen farklı iki coğrafya gibi görünebilir. Biri insanlık tarihinin en önemli antik kentlerinden biri, diğeri doğası, yerel üretimi ve yavaş yaşam kültürüyle öne çıkan bir ada... Ancak İstanbul Gelişim Üniversitesi bünyesinde gerçekleştirilen “Babil” ve “Ada Kokusu” belgeselleri bu iki coğrafyayı ortak bir soruda buluşturuyor:
İnsan, doğayla nasıl bir ilişki kurmalı?
İGÜ Film Akademisi perspektifiyle ele alınan bu iki proje, belgesel sinemayı yalnızca geçmişi veya bugünü kayıt altına alan bir araç olarak değil; sürdürülebilir yaşam, çevresel farkındalık, kültürel bellek ve toplumsal dönüşüm arasında köprü kuran güçlü bir iletişim alanı olarak konumlandırıyor.
Babil: Binlerce Yıl Öncesinden Gelen Bir Kent Hafızası
Mezopotamya’nın kalbinde yükselen Babil, yalnızca antik dünyanın görkemli başkentlerinden biri değildi. Kentin Fırat Nehri ile kurduğu ilişki, gelişmiş su yönetimi, tarımsal üretimi, iklime uyumlu mimarisi, avlulu konutları ve üretim-tüketim dengesi, Babil’i insanlık tarihinin erken dönem sürdürülebilir kent modellerinden biri olarak değerlendirmeyi mümkün kılıyor. İstanbul Gelişim Üniversitesi ile Irak’taki Al-Hillah Üniversitesi arasında gerçekleştirilen akademik ve kültürel iş birliği kapsamında hazırlanan Babil Belgeseli, kenti yalnızca İştar Kapısı, sarayları, surları ya da görkemli anıtsal yapıları üzerinden anlatmıyor. Film bunun yerine Babil’i ayakta tutan görünmez sistemi sorguluyor: Su nasıl yönetiliyordu? Kent nasıl besleniyordu? Tarım ile kent yaşamı arasında nasıl bir ilişki kurulmuştu? Mimari, Mezopotamya iklimine nasıl cevap veriyordu? Üretim ve tüketim arasında nasıl bir denge oluşturulmuştu? Bu sorular Babil’i yalnızca arkeolojik bir miras olmaktan çıkararak günümüz şehirleriyle konuşan bir modele dönüştürüyor.
Fırat Nehri: Bir Kentin Damarları
Babil’in yaşam kaynağı Fırat Nehri’ydi. Nehir yalnızca içme ve kullanım suyu sağlayan doğal bir kaynak değildi. Tarım, ulaşım, ticaret ve kentin gıda sistemi Fırat ile doğrudan bağlantılıydı. Kanallar, bentler ve su yönetimi sistemleri sayesinde kent ile tarımsal alanlar arasında güçlü bir ilişki kurulmuştu. Hurma bahçelerinden arpa tarlalarına, nehir taşımacılığından büyük depolama sistemlerine kadar Babil’in yaşamı suyun etrafında örgütlenmişti. Dolayısıyla Babil’in tarihi bize çok basit ama bugün her zamankinden daha önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Doğa, kentlerin dışında bulunan bir unsur değil; kentlerin temel altyapısıdır. Su olmadan şehir olmaz. Toprak olmadan üretim olmaz. Üretim olmadan sürdürülebilir bir toplum kurulamaz. Babil’in tarihsel deneyimi bu nedenle bugünün hızla büyüyen ve doğal kaynakları giderek daha yoğun kullanan metropolleri açısından da önemli sorular ortaya çıkarıyor.
Babil’den Günümüz Metropollerine
Bugün İstanbul, Londra, New York, Tokyo veya dünyanın farklı noktalarındaki milyonluk kentler, tıpkı antik Babil gibi kendi sınırlarının çok ötesindeki kaynak ağlarına bağımlı. Gıda başka bölgelerden geliyor. Su kilometrelerce uzaktan taşınıyor. Enerji büyük üretim ve dağıtım sistemleri aracılığıyla kentlere ulaştırılıyor. Babil Belgeseli tam da bu noktada geçmiş ile bugün arasında bir ayna kuruyor. Filmde geçmişin kent bilgeliği bugünün sürdürülebilir şehir tartışmalarıyla buluşturulurken, Babil’in hikâyesi romantik bir geçmiş anlatısı olarak değil; geleceğe yönelik bir düşünme alanı olarak değerlendiriliyor. Çünkü Babil’in bize bıraktığı temel mesajlardan biri son derece güncel: Bir kent, yaşadığı çevreden ve doğal sistemlerden koparak sonsuza kadar büyüyemez. Bu nedenle belgeselin temel düşüncesi şu cümlede karşılık buluyor: “Babil’in hikâyesi geçmişi anlatmıyor; geleceği hatırlatıyor.”
Uluslararası Ortak Üretim Olarak Babil
Babil Belgeseli’nin önemli boyutlarından biri de üretim modelidir. Proje; Türkiye ve Irak’tan akademisyenleri, öğrencileri ve sinema profesyonellerini aynı üretim sürecinde buluşturan uluslararası bir ortak çalışma olarak hayata geçirildi. İstanbul Gelişim Üniversitesi ile Al-Hillah Üniversitesi arasında geliştirilen iş birliği, belgeseli yalnızca kültürel mirası konu alan bir sinema projesi olmaktan çıkararak akademik üretim, uluslararasılaşma ve kültürel diplomasi açısından da önemli bir modele dönüştürdü. Bağdat’ta gerçekleştirilen gala gösteriminin ardından ulusal ve uluslararası festival yolculuğuna başlayan film, 20. Mimarlık ve Kent Filmleri Festivali’nde 88 ülkeden 751 film arasından finalistler arasında yer aldı. Böylece Babil’in binlerce yıllık kent hafızası, sinemanın evrensel dili aracılığıyla yeniden uluslararası izleyicilerle buluşmaya başladı.
Gökçeada: Büyük Kentlerden Küçük Yaşam Alanlarına
Babil Belgeseli bizi binlerce yıl öncesinin büyük bir kent sistemine götürürken, Ada Kokusu çok daha kişisel ve gündelik bir yaşam deneyiminin peşinden gidiyor. İstanbul Gelişim Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Daire Başkanlığı ve Gökçeada Belediyesi’nin destekleriyle gerçekleştirilen Ada Kokusu, sürdürülebilirliği büyük kent planları üzerinden değil, bireyin günlük yaşam tercihleri üzerinden sorguluyor. Yönetmen Ahmet Bikiç tarafından hayata geçirilen belgeselin merkezinde, yaklaşık 15 yıl önce İstanbul’u geride bırakarak Gökçeada’ya yerleşen Şule ve Aziz Bengi’nin hikâyesi bulunuyor. Şehir yaşamının hızı, yoğunluğu ve tüketim alışkanlıklarından uzaklaşan çift; Gökçeada’da doğayla daha doğrudan ilişki kurabilecekleri yeni bir yaşam biçimi oluşturmaya çalışıyor. Film, bu dönüşümün yalnızca mekânsal bir göç olmadığını ortaya koyuyor. İstanbul’dan Gökçeada’ya yapılan yolculuk aynı zamanda; tüketmekten üretmeye, hızdan yavaşlamaya, kentten toprağa, hazır kaynaklardan yerel kaynaklara, doğaya hükmetme düşüncesinden doğayla birlikte yaşama arayışına doğru gerçekleşen bir zihinsel dönüşümü temsil ediyor.
Ada Kokusu: Sürdürülebilirliği Gündelik Hayatta Aramak
Ada Kokusu’nda sürdürülebilirlik soyut bir kavram olarak anlatılmıyor. Film; bahçede üretim yapmak, zeytinyağından doğal ürünler hazırlamak, aromatik bitkileri değerlendirmek, yağmur suyundan yararlanmak, eski yapıların yeniden işlevlendirilmesi ve yerel bilgiyle üretim yapılması gibi gündelik deneyimler üzerinden ilerliyor. Zeytin ağaçları, lavanta, kekik, biberiye, adaçayı, yağmur suyu, taş evler ve geleneksel üretim pratikleri yalnızca filmin estetik dünyasının parçaları değil. Bunların her biri alternatif bir yaşam düşüncesinin göstergesine dönüşüyor. Film böylece şu soruyu gündeme getiriyor: Daha az tüketerek, daha çok üreterek ve yaşadığımız coğrafyanın kaynaklarıyla daha bilinçli bir ilişki kurarak farklı bir yaşam modeli oluşturabilir miyiz? Ada Kokusu kesin cevaplar vermek yerine izleyiciyi düşünmeye davet ediyor.
Filmden Kamusal Diyaloğa
Ada Kokusu’nun dikkat çeken özelliklerinden biri, projenin yalnızca film üretimiyle sınırlı kalmaması. Belgeselin Gökçeada’daki gösterimi, filmin çekildiği topraklarda gerçekleştirilerek yerel halk, üniversite, belediye ve izleyiciyi aynı ortamda bir araya getirdi. Gökçeada Sinema Günleri kapsamında gerçekleştirilen programda belgesel gösteriminin ardından yönetmen söyleşisi ve Sürdürülebilirlik Konuşmaları düzenlendi. İstanbul Gelişim Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Serdar Egeli, Gökçeada Belediye Başkanı Bülent Ecevit Atalay, yönetmen Ahmet Bikiç ile Şule ve Aziz Bengi’nin katıldığı program; sürdürülebilir yaşam, yerel üretim, ekolojik denge ve kültürel süreklilik konularını film ekranından kamusal tartışma alanına taşıdı. Bu yönüyle Ada Kokusu, yalnızca bir belgesel değil; film + söyleşi + yerel katılım + üniversite-toplum iş birliğiüzerine kurulu bir çevresel iletişim modeli ortaya koyuyor.
Babil ve Ada Kokusu: İki Coğrafya, Tek Mesaj
Babil ile Gökçeada arasında binlerce yıl ve yüzlerce kilometre bulunuyor. Biri büyük bir antik metropol. Diğeri Ege Denizi’nde bir ada yaşamı. Biri kent ölçeğinde suyun, tarımın, mimarinin ve üretimin nasıl organize edildiğini gösteriyor. Diğeri birey ölçeğinde toprağın, yerel üretimin, sadeleşmenin ve doğal kaynaklarla kurulan ilişkinin izini sürüyor. Ancak iki proje aynı temel düşüncede birleşiyor: İnsan doğadan ayrı değildir. Babil bize kentlerin doğayla birlikte düşünülmesi gerektiğini söylüyor. Ada Kokusu ise bireyin yaşamını doğadan bağımsız kuramayacağını hatırlatıyor. Babil’de mesele kentin sürdürülebilirliği. Ada Kokusu’nda mesele yaşamın sürdürülebilirliği. Babil su yönetimini, tarımsal üretimi, kent planlamasını ve kaynak dengesini gündeme getirirken; Ada Kokusu yerel üretimi, sade yaşamı, doğal kaynakların bilinçli kullanımını ve ekolojik farkındalığı görünür kılıyor. Bu nedenle iki filmin ortak mesajı tek bir cümlede özetlenebilir: Sürdürülebilirlik yeni bir fikir değil; insanlığın yeniden hatırlaması gereken bir yaşam bilgisidir.
Geçmişten Gelen Bilgi, Bugünün Yaşam Pratiği
Babil geçmişin hafızasını temsil ediyor. Ada Kokusu ise bu hafızanın günümüzde nasıl yeniden okunabileceğini gösteriyor. Babil’de Fırat Nehri çevresinde gelişen su yönetimi bugün yağmur suyunun yeniden değerlendirilmesiyle başka bir ölçekte karşımıza çıkıyor. Babil’de kent ile tarım alanı arasındaki ilişki, Gökçeada’da insan ile kendi üretim alanı arasındaki ilişkiye dönüşüyor. Babil’in iklime uyumlu mimari anlayışı, Gökçeada’nın taş evlerinde ve yerel yaşam kültüründe farklı bir coğrafi karşılık buluyor. İki proje birlikte düşünüldüğünde belgesel sinema geçmiş ve bugün arasında güçlü bir bağ kuruyor: Kadim kent bilgeliği → Yerel yaşam bilgisi → Günümüz sürdürülebilirlik tartışmaları → Geleceğin yaşam modelleri İşte “Echoes of Nature – Doğanın Yankıları” düşüncesi tam olarak bu bağlantıda ortaya çıkıyor. Geçmişin bilgisi kaybolmuyor. Doğru sorular sorulduğunda yeniden yankılanıyor.
Belgesel Sinema Çevresel Bir İletişim Aracı Olarak
İklim krizi, karbon ayak izi, sürdürülebilir kalkınma, doğal kaynakların korunması veya sorumlu tüketim gibi kavramlar çoğu zaman teknik veriler ve bilimsel raporlar üzerinden tartışılıyor. Ancak toplumsal dönüşüm yalnızca verinin paylaşılmasıyla gerçekleşmiyor. İnsanların konuyla duygusal, kültürel ve gündelik yaşam düzeyinde ilişki kurabilmesi gerekiyor. Belgesel sinema tam da burada güçlü bir rol üstleniyor. Babil, su yönetimini binlerce yıllık bir kentin hikâyesi üzerinden anlatıyor. Ada Kokusu, sürdürülebilir yaşamı bir çiftin günlük deneyimleri üzerinden görünür kılıyor. Böylece çevresel bilgi, yalnızca akademik bir bilgi olmaktan çıkarak insan hikâyesine ve kültürel deneyime dönüşüyor. Bu iki projede de temel hedef ölçülmemiş çevresel sonuçları sahiplenmek ya da doğrudan “şu kadar karbon azaltıldı” türü niceliksel iddialarda bulunmak değildir. Projelerin asıl gücü; çevresel bilgiyi görünür kılmak, kültürel hafızayı korumak, yerel bilgiyi kayıt altına almak, izleyiciyi düşünmeye yönlendirmek, kamusal diyalog oluşturmak ve sürdürülebilirlik konusunda yeni bir iletişim alanı açmaktır.
İGÜ Film Akademisi: Sinemadan Daha Fazlası
İGÜ Film Akademisi yaklaşımında film üretimi yalnızca kamera, kurgu ve gösterim süreçlerinden oluşmuyor. Akademi; araştırma, eğitim, uluslararası akademik iş birliği, öğrenci katılımı, kültürel miras, yerel yönetim iş birliği, sürdürülebilirlik ve toplumsal farkındalığı aynı üretim ekosisteminde buluşturmayı hedefliyor. Babil projesinde Türkiye ve Irak’tan akademisyenler, öğrenciler ve sinemacılar ortak bir kültürel miras üzerinde birlikte üretim gerçekleştiriyor. Ada Kokusu’nda ise üniversite, yerel yönetim ve ada sakinleri aynı sürdürülebilirlik hikâyesinin parçaları hâline geliyor. Bu anlamda kamera yalnızca görüntü kaydeden bir araç değildir. Kamera, bilgiyi taşıyan bir köprüdür. Yerel bilgiyi kaydeder. Kültürel belleği korur. Akademik bilgiyi toplumla buluşturur. Farklı ülkeler ve kültürler arasında diyalog oluşturur. Ve en önemlisi, insanların yaşadıkları dünyaya yeniden bakmalarını sağlar.
Babil’den Gökçeada’ya: Geleceğe Bırakılan Soru
Babil’in kalıntıları arasında dolaşırken de Gökçeada’nın zeytin ağaçları arasında yürürken de karşımıza aynı soru çıkıyor:
Doğayla nasıl yaşayacağız?
Geçmiş bize doğanın sınırları olduğunu gösteriyor. Günümüz ise bu sınırların ne kadar hızlı zorlandığını hatırlatıyor. Geleceğin sürdürülebilir kentleri ve yaşam modelleri belki de yalnızca yeni teknolojiler geliştirmekle değil, insanlığın daha önce sahip olduğu bazı bilgileri yeniden hatırlamakla mümkün olacak. Suyu korumak. Toprağı anlamak. Yerel üretimi desteklemek. Yaşadığımız coğrafyanın sınırlarını bilmek. Tüketimi sorgulamak. Ve doğayı yaşamın dışında değil, yaşamın temel ortağı olarak görmek. Babil, binlerce yıl öncesinden bugüne sesleniyor. Ada Kokusu, aynı mesajı günümüz insanının gündelik yaşamı üzerinden yeniden kuruyor. İGÜ Film Akademisi çatısı altında buluşan bu iki farklı belgesel yaklaşımı, sinemanın geçmişi kaydetmenin ötesindeki gücünü ortaya koyuyor: Geçmişten öğrenmek, bugünü sorgulamak ve geleceği birlikte tasarlamak. Çünkü bazen geleceğin sürdürülebilir yaşam modellerine ulaşmak için önce geçmişin ve doğanın sesini yeniden duymamız gerekir. Ve belgesel sinema, bu sesi geleceğe taşımanın en güçlü yollarından biridir.